Cuma, Ağustos 02, 2013

Irkı: Tekir

Üniversitenin son yılında Prof. Dr. Güler Fişek'ten bir ders almıştım. Family psychology. Ders aileye farklı perspektiflerden yaklaşan okumalara maruz bırakıyordu bizi. Antropolojik açıdan, sosyolojik açıdan hatta tarihsel açıdan bakan makaleler vardı. Dersin dönem sonu ödevlerinden biri de bir Genogram yapılmasıydı.
Aile hikayelerini, eskiden olanlar vs dinlemeye ilk kendimi bildim bileli meraklıyımdır. Bu yüzden geveze yaşlılar çocukluğumdan beri beni pek severler. Onlar anlatsın, ben ağzım açık dinleyeyim. Bu ödev bu yüzden de ilgimi çok çekti. Hemen bilgi arayışına başladım. Baba tarafım çabuk bitti. Bilinen pek akraba yok, bilinen tarihçede ise birçok göç olduğundan ancak 4 kuşak geriye gidebildim ve babamın dedesi Kaşif Altan'a ulaştım. Kaşif Dede ya da çevrede yaşayan kürt aşiterlerinin deyişiyle Kaşo, benim için fantastik bir masal kahramanı gibidir. Bababannemle geçirdiğim günlerde sürekli onun ve muhteşem kısrağı kuruş'un hikayelerini dinlerdim. Nasıl ata ustalıkla binermiş, kürt aşiterlerinin arasında nasıl arabuluculuk yaparmış, aileler arası düşmenalık yüzünden ailesinin önce Kemah'tan erzincan'a, sonra da İstanbul'a nasıl taşımış... İlkokulda babannemin ölümünden sonra en azında Kuruş ete kemiğe büründü benim için. Eşyalar arasından yanında yavrusuyla bir fotoğrafı çıktı. Güzel bir ingiliz atı. İşin bir de saray tarafı var. Arda benimle çom dalga geçer "saraylı" diyerekten. Ben de "babamın dedesi dolmabahçe sarayında ibrikçibaşıymış"derim. O hikaye ile ilgili de detaylar öğrendim. Genogram için bir gün babamı sorguya çektim, bir diğer gün amcamı sorguya çektim ve kısa ama renkli hikayeyi kolayca tamamladım.
Annemin tarafı daha çetrefilliydi. Yüzyıllardır Eğrdirde yaşadıkları için ve oranın en bilinen ailelerinden oldukları için pek çok bilgiye ve kaynağa ulaştım. Annemin en büyük kuzeninden nenemin ilk talibi ve nenem onunla evlenmeyince hayatı boyunca bekar kalan Tevfik Bey'i duydum. Ailenin lakabının sebebi olan "Gubur İncikli Salih" ile aramızda kaç kuşak var onu belirledim. Ailede bulunan bazı genetik hastalıkların nereden geldiğini saptadım (Ispartalı bir aileden gelin gelirken çeyizinde getirmiş hepsini).
Bu kadar bilgi topladım ama kimse bana ertnik kökenimle ilgili birşey söylemedi, söyleyemedi. İhtimaller söyle: Gürcü, Çerkez, Acem, Kürt, Ermeni, Rum, Türk. Hatta hatta bunların bir karışımı. Aile hikayesi göçlerle dolu tek kişi ben değilim bu ülkede. Yüzyıllarca kaydın tutulmadığı, birçok göçün yaşandığı ve öncesinde de binyıllarca birçok farklı kültüre ev sahipliği yapmış bir ülkede ırktan, soydan bahsetmek abesle iştigaldir.

Buna getirecekleri karşı argüman tahminimce şu olacaktır: "Sen kendini ne olarak görüyorsun? kendini nasıl tanımlıyorsan o ırka mensupsun" Cevabım şu: BEN TEKİRİM

Salı, Haziran 04, 2013

Tontişi

Son günlerin en tatlı olayıyla bu sabah karşılatık. Tontişi!
Yamaç sahiplendi, ikimiz de çok sevdik oğlanı

. Gıdısı ve göbişi beyaz geri kalanı siyah. Bizimle kal tontişi...

Pazartesi, Ekim 01, 2012

Seviyoruz kendisini...

Pazartesi, Temmuz 25, 2011

Sıcaaak


Çok sıcak... Normalde soğuk olan bizim ev bile hamam gibi ve benim uzun zamandır ertelediğim bazı işlerimi sonunda halletmem gerekiyor artık. Oturdum bir yere çalışıyorum. Birazdan kütüphane'ye gitmem gerek ama havalandırması olmayan, nefes almanın imkansız olduğu o binaya girmeyi gözüm yemiyor pek. Yine de yapmak zorundayım.
Fotoya gelince;
Tabi ki yeni değil. 2004 Eylül'ü Yalvaç'ta çetkim. Göünen şahsiyet kuzenim Ümran. Gün boyu şöyle dur, böyle bak,öyle zıpla tarzı komutlarıma maruz kalıp akşam da saat 8 civarı uykuya dalmıştı...

Perşembe, Ocak 27, 2011

İnfaz


Aylardır hatta yıllardır beklediğim gün geldi. Yarın saat 10'da tezimi savunmak için Ankara'da olacağım. Birçok kişi savunmadan alnımın akıyla kutrulacağımı savunurken benim gözümün önüne garip görüntüler geliyor.
I have dynamic images of rapidly escalating and intensitying danger regarding my thesis defense meeting. Aslında ykarıda geçen cümle "images of rapidly escalating and intensifying danger" tezimin çerçevesini oluşturan 2 önemli kavramdan biri. Bu yazıyı yazmaya başlayana kadar şu andaki kaygımın looming vulnerability ile ilgili olduğunu aklıma bile getirmemiştim.
Bu süreç içinde incelediğim kavramları kendi üzerimden tekrar tekrar düşünmüşlüğüm vardır. Perfectionism, olmazsa olmaz. parental bonding, özellikle yamaç doğduktan sonra kabuslarıma giren bir soruyu tüm geçtiğimiz yıl boyunca tekrar tekrar tetikledi, "ben nasıl bir anneyim? çocuğuma zarar mı veriyorum". Üstünde kendim üzerinden düşünmediğim bir looming vardı. Savunmadan 1 gün önce bunu da halletmiş oldum. mutluyum, gururluyum... (aslında bunun aslı yarın saat 12 civarı belli olacak).
Bugünün yazısında başlarken aklımda bunları yazmak yoktu. Aslında bunları farketmem iyi oldu...
Yazabilirsem yarın tekrar yazacağım, savunmadan geçince insanda nasıl değişiklikler oluyor, looming maladaptivity ortadan kalkıyormu, boy uzuyor, cilt güzelleşiyor, selülozlar ortadan kalkıyormu.
Günün fotosu da buracıkta. Ne koyacağıma hanüz karar vermedim. Sonra anlatırım.

Cuma, Ocak 21, 2011

karnabahar ve bir daha doktora yapmam...


Üniversiteye başladığım yıl annemlerin evde olmadığı yaklaşık 1 aylık bir zaman dilimini evde geçirmiştim. Bir arkadaşım o ay boyunca ara ara bizde kalırdı. Birlikte eğlenip pek çok ortak saçmalığa imza attığımız biriydi kendisi. (Belki de bu ortak saçmalıklardan dolayı hissettiği utanç yüzünden benimle görüşmüyorsun dilara-e). Herneyse, ev boş, mutfak bizim, nenemin ara sıra getirdiği yemekleri saymazsak bakanımız yok, biz de yemek icat etme işine girdik. Bulduğumuz malzemeleri karman çorman edip saçma ama kimisi lezzetli bazı yemekler icat etmeye giriştik. (Ardacım, vaktiyle Övül'ün yemediği susam çorbası da bu döneme ait bir yemek-Bööyk)
Her akşam farklı yemek yapıp ardından onlara keyifle isim koyardık. Aklımda kalan isimler "çocuklarına analık", "saçımı süpürge", "mastır" ve "doktora" idi. Mastır yumurtayla fırında yapılıyordu. doktoranın ana malzemesi ise karnabahar idi. Öyle gülüp gülüp eğlenirdik. Daha okula yeni başladığım için master doktora gibi planlarım olmadığından o dönemlerde bu yemeklerle vakit geçirip kendimizi master, doktora yapmış insanlar sayardık.
Doktora tez savunmamın tarihinin belli olduğu (tam 1 hafta sonra) şu günlerde aklıma nedense bu yemekler geldi. Tez döneminin de bir yan etkisi olsa gerek şu ara dilimden düşürmediğim şey "Bir daha doktora yapanı ne yapsınlar". Bununla oldukça uyumlu olarak da karnabaharla da bir hoşlaşmama durumum var. Düşünüyorum daha implicit bir boyutta bunlar alakalı mıdır?
Aha günün fotosu da budur:

Salı, Ocak 04, 2011

Mekdanıls ve SPAMMMM


Bugünün milliyet gazetesinde bir haber gözüme ilişti. MCDonalds fast food'un obeziteye neden olmadığını, obezite oranının en yüksek olduğu bölgelerde faaliyette olmadıklarını söylemiş. Bu önerme hatalarla dolu.
Birincisi, obesite'nin en yaygın görüldüğü bölge pasifik adaları ve obesite oranında son 100 yılda inanılmaz bir artış olmuş. Bunun sebebi evet MCDonald's değil ancak yine batı kültürünün o bölgeye tanıttığı bir yiyecek olan spam.
Normalde bu bölgede yaşayan kişilerin metabolizması yılın büyük bir bölümünü kıtlıkla baş edecek şekilde ayarlı (heyooo evrim, Darwin ve natural selection). Bu adalar giden misyonerler dinlerinin yanında spam de götürerek halkın bu ürünle tanışmasını sağlıyorlar. Halk bu yiyeceği çok beğeniyor ve çokça tükeymeye başlıyor. Spam her mevsim bulunduğu için artık kıtlık sorunu da olmayınca kıtlıkla baş etmeye ayarlı metabolizma "kilo" yapıyor.
Amerikalar ilk keşfedildiği dönemde avrupadan gidenlerin görütdükleri mikroplar yüzünden bağışıklığı bu mikroplara alışık olmayan birçok yerli bizim önemsiz diye nitelendirdiğimiz hastalıklar yüzünden ölmüşler. hatta bazı adalarda yerel halk tamamen ortadan kaybolmuş. Spam yoluyla yaşananlar aynı sürecin daha yavaş ve daha acılı hali.
Dikkatimi çekti bu haber çünkü şu sıralar ödev okuyorum ve en populer ödev konularından biri obezite. Unutmadan ödevlerde "kaynak yazın, kaynak yazın" diye tepinip duruyorum. kendim de kaynak göstermeliyim şu durumda.
SPAM hikayesi Oliver Sacs'ın "renkkörleri adası" adlı kitabından.
Günün fotosu da Çin'den Yangtze Havzasında bulunan tapınaklardan birinin bahçesinden.

Salı, Aralık 21, 2010

Yeniev geldi, bebek kedi gitti


Geçtiğimiz hafta oldukça üzücü bir haber aldık. Yamaçiko'nun çok sevdiği ve Kırpık'ın bir numaralı arkadaşı bebek kedimizi araba ezmiş. Duyunca ağlamaklı oldum, üzüldüm. Çok güzel, iyi huylu bir kediydi, aklı fikri bizim eve girip evin iki oğluyla doyasıya oynamaktı. Tabi Yamaçiko'ya söylemedik.
Diğer yandan Yamaçiko'nun baş köpeği Yeniev'i bir ay kadar önce Belediye ekipleri sokakta yakalayıp götürmüşlerdi. bizimki pek üzülmüş, "anne, söyle getirsinler" demişti. Bugün akşam saatlerinde Yenievi temizlenmiş, paklanmış, kulağında bir de küpeyle, bizi gördüğüne çok sevinmiş bir halde bulduk. Sarıyer Belediyesine hem Yeniev'e baktıkları için, hem de bize geri getirdikleri için teşekkür ediyoruz. Artık sokağımızdaki köpek kolonisi dağılmayacak, sahipsiz kalmayacak.
Evet, bizim Yeniev, oldukça yalak, yılışık bir kişiliğe sahip olmasına karşın, sokaklatki köpek çetesinin lideri. Çetesi de bir çeşit kaybedenler klübü haliyle. 1 adet testis kesesi yırtık, bir türlü kilo alamayan köpek "ağaç". Maksimum uyuzluktaki "Zombi" ve yeni ortaya çıkan bir av köpeği, çetenin elemanları. Hepsi erkek, hatunlar bunları ne yapsın. Zaten sokağa yabancı köpek geldiğinde bu arkadaşlar o köpekleri kovalamak yerine üst sokağa daha korumalı bir yere kaçıp saklanıyorlar.
Ne olursa olsun biz onları seviyoruz. hele ki ilaç verdikten sonra Zombi'nin tüylerinin tekrar çıkmaya başladığını görmek bile bizim için yeterli bir sevinç kaynağı.
Günün fotosu "sümük yalayan çocuk". İskenderiye, 2005

Cumartesi, Aralık 11, 2010

Temiz Tabak

Yaklaşık 5 dakika önce tezimin son bölümünü gönderdim.Yıllardır yazmaya çalıştığımız ancak bir türlü bitmek bilmeyen WCST makalesi de bugün öğleden sonra bitti. Sanki basiretim bağlanmıştı da birden çözülmüş gibi oldu. Böyle olacağını bilseydim ne biliyim daha geçen yıldan ya da yaz başından falan kurşun neyin döktürürdüm. 10 dakikada kurşun döktürmek varken ben bütün yazımı tatil yapmaksızın bıkarsakslarda geçirdim. Kafein tein bağımlısı oldum, kamburum çıktı, yüzüm kırıştı. iyice ucubeye döndüm.
Bu arada unutmadan adağım vardı, tezim bitince saçımı kestirecektim. Unutmadan bu hafta onu halledeyim bari. He he he...

Pazartesi, Kasım 22, 2010

mehter takımı

En son Eylülde yazmışım. Kasım sonu geldi, hala aynı yerdeyim. Utanç içindeyim, bitmek bilmeyen bir doktora tezim var. Artık öyle bir noktaya geldi ki biteceğine ben de inanmıyorum. Perşembe günün tamamen boşalttım. Sadece discussion'ın son 2 aydır bekleyen 2-3 sayfalık kısmını yazmam gerekiyor bütün gün boyu ama içimden bir ses yine bitmeyecek, yine bitmeyecek diyor. Bir diğer şey de şu;
Tüm akademik hayatım boyunca hiç bu kadar motivasyonsuz olmamıştım.
Dirinanır abimiz bize de birazcık kalanından motivasyon yollasan diyorum da şu fakiri azıcık sevindirsen...
Aha burda da günün fotosu..

Vaktiyle bir ramazan gecesi sultanahmet'e gidelim diye tutturmuştum. Ramazan eğlenceleri adı altında gerçekleşen dini kitap satışları pek ilgimi çekmese de sevdiğim bazı fotolar çekmiştim. Onlardan biridir bu da

Perşembe, Eylül 02, 2010

Son dakika...

şu anda çalışmama acil haber geçmek için ara veriyorum. Tam karşımda bir abi oturmakta, bir yandan telefonla konuşmakta, bir yandan da dudak okunmasından kaçınmak için olsa gerek, diğer eliyle ağzını kapatıyor. Tabi en yakınındaki kişi olarak ne dediğini duyabiliyorum kabak gibi.
Abimiz anladığım kadarıyla bu propoganda referandum dlagasına fena kaptırmış bir "evet"çi. çevresindeki Hayır oyu verecek kişileri nasıl tatile gitmeye ikna ettiğini falan anlatıyor. Referandumun istanbulda belediye seçimleri gib olacağını falan ileri sürüp, "pazar günü zeytinburnunda TRE için (kasıtlı yazılmıştır kopirayt davasından kurtulmak için) evet bayrağı açacam" diyo.
Bunu niye yazıyorum
1. ilk kez çevremde açık açık evet oyu vereceğini söyleyen biri gördüm, heyecanlıyım, paylaşayım istedim.
2. Abiye rasyonelini sormamak için kendimi zor tutuyorum (Abi hacı hoca takımı gibi görünmüyor kesinlikle, belki pamuk ekolü olabilir). Bi bilen varsa açıklasın bi zahmet.

Çarşamba, Eylül 01, 2010

Melih Aşık


Rumeli hisarı, köprüaltı...

Yazı Melih Aşık'ın bugünkü köşesinden. Bir eklemeye gerek yok. Ben yanlış anlamamışım, Pamuk yanlış anlamış he he he..

Nobelli

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk demiş ki:
- Anayasadan çok fazla anlamam, çünkü hukuki ve siyasi bir belgedir.
Oysa yapılacak değişiklikler ortaokul tahsili olan birinin anlayacağı kadar açık.
Ancak demek anlamamış ya da öyle görünmek daha işine geliyor:
Ali Sirmen, Orhan Pamuk için diyor ki:
“Yapılacak referandumda, anlamadığı anayasa konusunda vereceği oy, benim de yazgımı çizecek. Hiç değilse:
- Anayasadan çok fazla anlamam, onun için referandumda oy da kullanmayacağım demeliydi.”
O zaman da AKP’ye ayıp olurdu tabii!..
Peki, Pamuk neden mi evet verecekmiş?
Çünkü paketi “12 Eylül ile hesaplaşma belgesi” olarak değerlendiriyormuş.
Yalnızca “anlamamış” değil üstelik paketi “ters anlamış” üstat...

Perşembe, Ağustos 26, 2010

Gaza geldim tutmayın ve pamuk'un donu.


Kızdım yine. Hem de nasıl. bakalım neler kızdım:
1. orhan pamuk kişisine kızdım. Bir yazar olarak kendisini beğenmekle birlikte "benim adım kırmızı" mertebesine tekrar ulaşmasını mümkün göremediğim bir kişi kendisi. Kendisine karşı çevremdeki birçok kişinin aksine oldukça yansız bir tavrım var. Bugün miliyette oyunun rengiyle ilgili bir haber vardı. Açıkçası donunun rengini söylese daha gizemli bir açıklama yapmış olurdu. Benim haberden anladığım Pamuk'un referandumu AKP'ye güvenoyu olarak değil, anayasa değişikliği olarak hiç değil, sadece 12 eylül darbesine karşı tavır alma olarak gördüğü. İlginç geldi bana.
2. Dün ardabeyciğimiz, velkinimetimizle konuşuyorduk yolda giderken. Sağda solda yol çevresinde tabelalarda "evet" çünküm şudur budur ilanları yapışık. AKP iyi kağıt israf etmiş. ilk önce "hayır"ciların hiç böyle afişlerini görmediğimizi keşfettik. ikinci olarak da Aslında neden "hayır" oyu verilmesinin istendiğiyle ilgili açıklama yapılmadığını falan konuştuk ki bunlar aylardır köşe yazarlarının sütunlarını süsleyen konular. Benim aklıma takılan şuydu. Kılıçdaroğlu'nun muhalefet tarzının da aslında Bayal ile benzer olduğu. Sanki CHP kısır döngüsüne giren herkes kendini buna kaptırıyor ve polemiklerle uğraşıp ona buna cevap yetiştirmeye çalışmaktan ne söyleyeceğini unutuyor. Bunu altında 2 farklı mekanizma yatıyor olabilir. birincisi, parti organizasyonundaki olası problemler. CHP tek adam partisi ya ezelden beri, yine aynı şekilde herşeye bir kişinin cevap vermeye çalışması bir süre sonra en makul kişinin bile zıvanadan çıkıp akıntıya kapılmasına neden oluyor. Halbuki AKP böyler mi Arınç ve arkadaşları polemik yaratıp ona buna laf atarken TRE (kasıtlı olarak yazdım coprayt sorunu olmasın diye)çatır çatır çıkıp konuşuyor.
ikinci olarak CHP'nin içinde köstebek olma olasılığı ve muhalefet etme tarzını belirleyerek partiyi içten çökertmesi (Bu ikinci söylediğim oldukça hipotetik olmakla birlikte CHP içinde eğer gerçekten böyle birisi varsa onu tenzih ederim). Tez savunması öncesi bir de mahkemedir avukattır uğraşamam. zaten Necla da doğum yaptı, sırtımızı yaslayacak bir avukatımız da yok şu anda.
Günün fotosu nedir onu bilmiyorum , rasgele birşey koyacağım.

Salı, Ağustos 17, 2010

Temiz başlangıç


Kaç günden sonra sonunda bugün keyfim daha yerinde gibi. Dün aylardır beklediğim geribildirimin bir kısmı geldi. Tezimin ilk bölümünde anlaşılan çok iş kalmamış. Gerekli 1-2 nokta dışında be bu bölüm uzun olduğu için çıkarmam gereken 2-3 sayfa dışında yapılacak çok iş yok gibi görünüyor. Sevindim. Düzeltmeler yarın elime geçtiğinde daha da mutlu olacağım, ona şüphe yok...

Gelelim discussion'a. Bugün onu bitirmem gerekiyor. birhayli meydana çıktığı için (25 sayfa kadar oldu) daha rahatım. Ancak bu akşama kadar yine çoook çalışıp, gerekirse gece de çalışıp göndermeyi hedefliyorum.

Fotodan bahsedeyim. Mısır'a ilk kez 1996'da gittim. Aswan'da faluka ile gezentilik yaparkene o an makinamda takılı olan Kodak Ectar 25 asa'lık filmle bir foto çekmiştim. Bilenler bilir asa küçüldükçe grenler de küçülür ve netlik artar fotoda. Ben de nereden bulduysam tarihi geçmiş 25 asalık filmle (ki elimde geçmiş en iyi makara filmdi kendisi) falukada yatıp yelkenin fotosunu çekmiştim.
2004'te yolumuz yeniden Aswan'a düştüğünde aynı işi tekrar, bu sefer dijital EOS 300D ile yapayım dedim. İlk makinam Zenith ET iti. Resmen takozdu ama kendisine iyi bakar, yatırım yapardım. Polonya pazarından 28 mm'lik lens bulup onu bilem almıştım.
Herneyse. Aynı fotoyu tekar çekmeye çalıştım. Ortaya böyle birşey çıktı ama orijinal versiyonunu hala daha çok begeniyorum..

Son olarak hadi "HAYIR"lısı

Perşembe, Ağustos 12, 2010

kızdım

Bu yazıyı aslında bundan 2-3 hafta önce yazacaktım ama sinirim geçti ve atladım. 8 yıldır Tarabya'da oturuyoruz. Gül, basının tabiriyle "komşumuz" olan 2. cumhurbaşkanı. Daha önce Sezer de kalender orduevi'nin yanındaki cumhurbaşkanlığı köşküne gelirdi. Adamcağızın gelip gittiğinden haberimiz olmazdı. Gül geldiğinden beri bu durumda değişiklikler oldu. Bana öyle geliyor ki adam bütün vaktini İstanbul'da geçiriyor. Neredeyse haftada 1 bütün Tarabya sahilini ve büyükdere caddesinin büyük bir bölümünü polisler kaplıyor. Öyle böyle değil, tarabya merkeze otobüs otobüs geliyorlar. Elini sallasan polise çarpacak neredeyse. Bu yetmezmiş gibi bir de sahil yolunda park yasağının olmadığı yerlerde bile arabalar çekiliyor. Neymiş efendim Gül geçecekmiş. Bir kere de yolda karşılaştım kendisiyle. Öyle büyük bir konvoyu vardı ki arabamızın yanından geçmesi 6-7 dakika sürmüştür.
Sezer döneminde herşeyne kadar küçük ve gösterişsizse şimdi aksi gibi olabildiğine büyük, abartılı, sevimsiz. Ek olarak rahatsız edici. Sanırım böyle birşey sadece diktatörlükle yönetilen ülkelerde görülen birşeydir. Cumhurbaşkanı geçecek diye halıkn özgürlükleri kısıtlansın, yollar kapatılsın, araçlar çekilsin. Neredeyse o bölgede Gül geçecek diye sokağa çıkma yasağı ilan edecekler. Onu geçtim e4konomik ve ekolojik olarak da olumsuz birşey yaptıkları. O kadar araç, o kadar benzin sarfiyatı, o kadar çevre kirliliği.
İnsanların kendilerini fazla fazla önemsemesi beni hep rahatsız hissettirmiştir. Kendini önemsemek mi yoksa kendini güvende hissetmemekmi orası tartışılır sanırım. Ama bununla başetmenin yolu da milletin hayatını felce uğratmak değil.
O kadar kızdım ki ifade etmekte zorlanıyorum.
neyse bu kadar, biraz daha yazarsam kodese tıkarlar. tam da tez savunması öncesi pek de iyi olmaz.

Salı, Ağustos 10, 2010

sabotaj


Bugün öğleden sonra Yamaç'ı doktora götüreceğim. O nedenle sabah iyi çalışıp, saat 3 gibi evde olmam gerekiyor. Ben ne yaptım peki? Evden planladığım saatten biraz daha geç çıktım ve o telaşla önemli defterin bulunduğu ek çantayı da evde bırakmışım.
şu anda bulunduğum yerde karşımda oturup eğlenceli şeyler yapan bir anne ve 3 yaşlarındaki oğlu var.
Bu yaz için planlarım arasında Yamaç'la böyle şeyler yapmak, biraz serseri serseri takılmak ve tatile gitmek vardı. Yapamıyorum, mutsuzum...
günün fotosuna gelirsek, dede ve torunu, yer Esna sanırım. Bayram günü el ele takılıyorlar sokakta. Biz de kanalın açılmasını beklerken kıyıda takılıp gelen geçene bakıyorduk.

Pazartesi, Ağustos 09, 2010

Hala cevap yok ve bakışmak


Düşünmeksizin geçen bir haftasonunun ardından yine bilgisayar başındayım. Bakışıyoruz yine. Hani ortaokuldayken bir bakışma olayı vardı. Sınıfta birbirinden hoşlanan kişiler derste bakışırdı ya. Onun gibi birşey. Tek farkı bilgisayar ekranı ile birbirimize karşı romantik duygular beslemiyoruz.
Herneyse gelelim bakışmaya. Bununla ilgili bilinçli bir anım yok. sadece ilkokulda derste beni dikizlediğim ama bu anlama yormadığım bir arkadaşım vardı. (Esra sen bilirsin, hani Ufuk vardı sınıfta, yıllar sonra sen söylemiştin bana baktığını !) bir de orta hazırlıkta böyle biri oldu. Yine anlamamıştım da sınıftaki kızlar söylemişti. Çok kızmıştım (niye kızıyorsam artık). Zaten sonrasında da okuduğum sınıflardaki erkek sayısı 3'ü geçmediğinden ve onlar da önümde oturup benimle kanka muhabbeti yaptığından böyle bir olayım olmadı. Üniversiteye de otobüsle gittim ama yol boyunca sadece elimdeki ders notlarına ya da kitaba gömülü olduğum için zaten olmayan becerimi iyice körelttim.
Bakışmanın profesörü kuzenimdi. Profesör az kalır, kendisi bu konuda ordinaryus bir insandı o zamanlar. Şimdi çoluk çocuğa karıştı, heba oldu birikimi. Steril özel okul ortamında yetişen bendenizden farklı olarak o lise'ye otobüsle gider gelirdi. Hep aynı otobüsle gidip geldiği için bakıştığı belli başlı yakışıklılar edinmiş kendisine onları anlatırdı. Sonra bir yaz bizimle yazlığa geldi 1 haftalığına. Hatun öğlene doğru, havlusunu omzuna atıp kırıta kırıta havuz başına gider, 3-4 saat güneşlenip gelirdi. Ben oldum olası havuz muhabbetinden hoşlanmadığımdan gitmezdim ve çevirdiği işleri bilmezdim. O bir haftanın sonunda eve döndüğünde ilk olarak havuz başında çok da yakından tanımadığım kişilerle bakıştığını, evin önünden geçenlerle bakıştığını, o da yetmezmiş gibi bir de komşumuz anten hikmet teyzenin kozalak oğluyla bakıştığını öğrendim. Ardından gelen dönemde ne zaman kuzene yazllıktan birinden bahsetsem "Biz onunla bakışıyoduk zaten..." lafını işitiyordum.
Bunların üstüne şu anki kocasıyla da bu otobüs bakışmaları sonucu tanıştığını öğrenmek OHAA dememe sebep oldu.
Kendisini bakışlarla erkek tavlama becerisi nedeniyle buradan takdir ediyorum ve kendi kızına bu özgürlüğü vermediği için kınıyorum.

Not: kuzenin adı, bu blogu okumadığını bilsem de bende saklı. Zaten sürekli beni çocuklarına onu utandıracak şeyler anlatmakla suçlar...

Fotoya gelince, tabi ki kuzenim değil, bir arkadaşım. Sadece günün konusuna uygun bir foto olsun istedim.

Cuma, Ağustos 06, 2010

perseveration


Konsantre olamıyorum şu günlerde. hem de en verimli çalışmayı yapama gereken dönem bu. Herkes tezinde kendi yaralarını kaşırmış, daha önceki araştırmalarımda kendi yaramı kaşımamışım hiç meğerse. Hatırlıyorum master dömneminden bir arkadaşım tez konusu olarak kendi kişisel travmasını seçmişti ve o konuyla ilgili makale okumak bir yana, datasına bile bakamıyordu. Yardım etmiştim, başkalarının da desteğiyle güç bela bitirebilmişti tezini. Çok zorlandığını hatırlıyorum.
Ben de kendi yaramı kaşımaya kalktım sanırım doktora tezinde. Okuyamıyorum, yazamıyorum. Herşey istatistiksel analizden ibaretken ne güzeldi dünya! Okumaya başlayınca kendimle ilgili şeyler aklıma geliyor, daralıyorum, strese giriyorum. Ağlamak istiyorum... Kimden yardım alacağımı bilemiyorum. Yardım istediğimde yardım çağrımı ciddiye alan yok. Yerimde sayıyorum, kendi kısır döngümde tıkanıp kalıyorum. Kaçmak istiyorum, kaçamıyorum. Kaçmaya kalsam bile kendimden saklanamıyorum.
Sonuç olarak, Discussion yerine blog yazıyorum. Bu da sayılır mı?
Günün fotosu yine Abant, sisli bir sabah, 2004 ekim ayı. güzel geçen 3 günlük bir tatilden hatıra.

Perşembe, Ağustos 05, 2010

Şakalar komiklikler

Selma kenidisine yeni bir blog açmış ve yaptığı ufak tefek ama anormal güzel ve sevimli aynı zamanda kullanışlı işleri blog üzerinden satıyor. Yamaç'ın odası için geçen hafta bir resim satın aldım (Kedili olan)ve bir tane daha sipariş etmeyi düşünüyorum. Ahtapotluyu beğenmiştim ama satılmış:(
adresi:

sakalarkomiklikler.blogspot.com

tavsiye ederim

"Yordamak" üzerine


Bu sıcak günde serinlik hissi veren bir foto koyayım dedim, onu bulmak için arayacak enerjiyi bile bulamadım. Onun yerine ekim ayı sonu sabah serinliği hissi veren bir fotoda karar kıldım. Yer Abant. Sanırım 2004 yılının 30 ekim günü. Güzel bir tatildi. Uzun zamandır yazmıyorum, aslında yazacak şeylerim vardı ama enerjimi Yamaçiko ile ilgilenme, sıcakla başetme ve tez yazma işlevlerim arasında paylaştırdım. Daha iyi oldu.
Şu aralar Kağıtçıbaşı'nın son kitabını okumaya başladım ve bilimsel bir kitabı Türkçe okurken ne kadar zorlandığımı farkettim. En temel kavramları bile anlamıyorum, Daha da ötesi kavramlar öyle yapay geliyor ki, anlamını düşünmek ne kelime, henüz sesi algılama aşamasında takılıp kalıyorum.
Yetkeci ve yetkeli ana-babalık nedir, aralarındaki fark nedir. Anlamadım. Onu geçtim yetke nedir. yet-ke, y-etke, ye-tke,vs diye gidebilir bu sonusza dek.
Yordamak en anlamsızı, istatistik terimlerinden biri ve tam olarak ne anlama geliyor bilmiyorum. Bu güne kadariçinde bu kelimeyi kullandığım en profesyonel cüğmle "Ben bugün yordadım", ya da "Köyümüze yodamacı geldi" oldu.
Buradan, Türkçe'nin bilim dili olarak yeterli olduğu görüşünü savunan arkadaşlara sesleniyorum. Bu büyük bir yalan, uluslararası bilim dilini türkçeleştirmek de oturgaçlı götürgeç ya da gök konutsal avratmıdır nedir onlarla aynı tür birşey.
Kızdım, haklıyım.